Bursa’yı bazı günler gezmiyorum; okuyorum. Sayfası taş, satırı sokak, noktalaması durup bakmayı bilmek… Bu okumanın en doğru başladığı yerlerden biri Tophane. Çünkü Tophane yalnızca bir manzara noktası değil; Bursa’nın siluetinin vicdanı gibi. Şehir burada kendini saklamıyor: katmanlar, kırılmalar, onarımlar ve ihmaller aynı kadrajda duruyor.
Ve Bursa’nın omzunda çok net bir gerçek var. Bursa, 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren “Hanlar Bölgesi, Sultan Külliyeleri ve Cumalıkızık” seri mirasının taşıyıcısı.
Bu durum, Bursa için bir övünç cümlesi olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Koruma artık iyi niyetle yürütülen bir hassasiyet değil; planlama, standart ve denetim isteyen bir zorunluluk. Silüetin korunması, tampon bölgelerin ciddiye alınması, görsel kirliliğin azaltılması, yönlendirme ve aydınlatmanın standarda bağlanması, özgün malzeme ve işçiliğe saygı, müdahalelerin geri alınabilir olması… Bunlar romantik beklentiler değil; tarihi kentin hayatta kalma şartları.
İşte bu yüzden Tophane’den aşağı iniş benim için bir yürüyüş değil; bilinçli bir kent okuması.
İlk durak Saat Kulesi. 1905 yılında inşa edilen, 33 metre yüksekliğinde ve 6 katlı bu yapı, geç Osmanlı döneminin “zamanı görünür kılma” arzusunu taşır. Son yıllarda gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları ve asırlık saatin uzun bir aradan sonra yeniden çalıştırılması sevindirici. Çünkü bir kentin simgesini yaşatmak yalnızca taşını temizlemek değil; anlamını da geri çağırmak demektir.
Ama tam bu noktada Bursa’nın en zor sorusu karşımıza çıkar:
Tekil yapıları parlatmak güzel… Peki ya o yapının içinde bulunduğu tarihi çevre?
Tophane–Hisar hattı, Bursa’nın en eski çekirdeğidir. Surlar, burç izleri, dar sokaklar ve eğim… Bu coğrafya güçlü bir kent belleği üretir. Ancak tarihi çevre, aynı zamanda en hızlı görünmezleşen alandır. Tarihi kentlerde yıkım her zaman kepçeyle gelmez; çoğu zaman alışkanlıkla gelir. Ölçüsüz bir tabela, aceleyle kaplanmış bir cephe, gelişi güzel yerleştirilmiş bir ışık…
Hisar’dan aşağı inerken Bursa’nın yüzünde en çok bu “küçük” şeyler çarpar insana.
Tabela meselesi bunların başında gelir. Tarihi bir sokakta taş ve ahşabın ölçüsüne göre kurulmuş cephe düzeni varken, rastgele büyütülmüş, ışıklı ve birbiriyle yarışan tabelalar yalnızca görüntüyü bozmaz; mekânın okunabilirliğini de yok eder. Kentin yüzü harflerle kaplandığında, taşın dili susar.
Bir diğer mesele cephe “yenileme” alışkanlığıdır. Tarihi dokuda özgün malzemeyi yaşatmak yerine her şeyi aynı pürüzsüz yüzeye indirgeme refleksi yaygındır. Oysa taşın nefes alması gerekir; ahşabın yaşlanması doğaldır. İz kusur değildir. Bazı müdahaleler şehri “temiz” göstermeye çalışırken onu kimliksizleştirir.
Aydınlatma ve sokak donatısı da bu zincirin önemli bir halkasıdır. İyi yapıldığında mekânın şiirini büyütür; kötü yapıldığında ise tarihi çevreyi bir sahne dekoruna çevirir. Tarihi alanlarda ışığın rengi ve şiddeti bir tercihten çok karardır. Gölgeyi yok eden sert ışık, taşın dokusunu da yok eder. Bursa’nın ihtiyacı daha fazla ışık değil; daha doğru ışıktır.
Ulu Cami hattına yaklaşıldıkça kalabalık artar, ses yükselir. Bursa’nın merkezi, erken Osmanlı’nın şehir kurma iradesini hâlâ taşır; fakat bugünün hızına da maruz kalır. İşte burada sanat tarihçiliğin en pratik sınavıyla karşılaşırız: Mekânın anlamı ile mekânın kullanımı arasındaki denge.
Bursa’nın ihtiyacı çok net. Tek tek yapıları “restorasyon haberi” haline getirmek yerine, Tophane’den Ulu Cami’ye uzanan bu omurgayı bir bütün olarak ele alan bir koruma aklı. Tabelasıyla, terasıyla, cephesiyle, taş dokusuyla, yaya akışıyla, aydınlatmasıyla, hatta ses kirliliğiyle birlikte düşünen bir yaklaşım. Çünkü Bursa’nın meselesi yalnızca geçmişi korumak değil; geleceğe doğru, doğru bir görüntü bırakmak.
Tophane’den inerken insanın elinde bir manzara kalmaz; bir sorumluluk kalır. Bursa’nın taşına, yazısına, ışığına, sesine… Kısacası Bursa’nın diline dikkat etmek gerekir. Çünkü bu şehir, dikkat edilmediğinde yalnızca yıpranmaz; yavaş yavaş unutulur.
Uzman Sanat Tarihçisi
Gizem Yumru
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Gizem YUMRU
Bursa’yı Okumak: Tophane’den Aşağı
Bursa’yı bazı günler gezmiyorum; okuyorum. Sayfası taş, satırı sokak, noktalaması durup bakmayı bilmek… Bu okumanın en doğru başladığı yerlerden biri Tophane. Çünkü Tophane yalnızca bir manzara noktası değil; Bursa’nın siluetinin vicdanı gibi. Şehir burada kendini saklamıyor: katmanlar, kırılmalar, onarımlar ve ihmaller aynı kadrajda duruyor.
Ve Bursa’nın omzunda çok net bir gerçek var. Bursa, 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren “Hanlar Bölgesi, Sultan Külliyeleri ve Cumalıkızık” seri mirasının taşıyıcısı.
Bu durum, Bursa için bir övünç cümlesi olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Koruma artık iyi niyetle yürütülen bir hassasiyet değil; planlama, standart ve denetim isteyen bir zorunluluk. Silüetin korunması, tampon bölgelerin ciddiye alınması, görsel kirliliğin azaltılması, yönlendirme ve aydınlatmanın standarda bağlanması, özgün malzeme ve işçiliğe saygı, müdahalelerin geri alınabilir olması… Bunlar romantik beklentiler değil; tarihi kentin hayatta kalma şartları.
İşte bu yüzden Tophane’den aşağı iniş benim için bir yürüyüş değil; bilinçli bir kent okuması.
İlk durak Saat Kulesi. 1905 yılında inşa edilen, 33 metre yüksekliğinde ve 6 katlı bu yapı, geç Osmanlı döneminin “zamanı görünür kılma” arzusunu taşır. Son yıllarda gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları ve asırlık saatin uzun bir aradan sonra yeniden çalıştırılması sevindirici. Çünkü bir kentin simgesini yaşatmak yalnızca taşını temizlemek değil; anlamını da geri çağırmak demektir.
Ama tam bu noktada Bursa’nın en zor sorusu karşımıza çıkar:
Tekil yapıları parlatmak güzel… Peki ya o yapının içinde bulunduğu tarihi çevre?
Tophane–Hisar hattı, Bursa’nın en eski çekirdeğidir. Surlar, burç izleri, dar sokaklar ve eğim… Bu coğrafya güçlü bir kent belleği üretir. Ancak tarihi çevre, aynı zamanda en hızlı görünmezleşen alandır. Tarihi kentlerde yıkım her zaman kepçeyle gelmez; çoğu zaman alışkanlıkla gelir. Ölçüsüz bir tabela, aceleyle kaplanmış bir cephe, gelişi güzel yerleştirilmiş bir ışık…
Hisar’dan aşağı inerken Bursa’nın yüzünde en çok bu “küçük” şeyler çarpar insana.
Tabela meselesi bunların başında gelir. Tarihi bir sokakta taş ve ahşabın ölçüsüne göre kurulmuş cephe düzeni varken, rastgele büyütülmüş, ışıklı ve birbiriyle yarışan tabelalar yalnızca görüntüyü bozmaz; mekânın okunabilirliğini de yok eder. Kentin yüzü harflerle kaplandığında, taşın dili susar.
Bir diğer mesele cephe “yenileme” alışkanlığıdır. Tarihi dokuda özgün malzemeyi yaşatmak yerine her şeyi aynı pürüzsüz yüzeye indirgeme refleksi yaygındır. Oysa taşın nefes alması gerekir; ahşabın yaşlanması doğaldır. İz kusur değildir. Bazı müdahaleler şehri “temiz” göstermeye çalışırken onu kimliksizleştirir.
Aydınlatma ve sokak donatısı da bu zincirin önemli bir halkasıdır. İyi yapıldığında mekânın şiirini büyütür; kötü yapıldığında ise tarihi çevreyi bir sahne dekoruna çevirir. Tarihi alanlarda ışığın rengi ve şiddeti bir tercihten çok karardır. Gölgeyi yok eden sert ışık, taşın dokusunu da yok eder. Bursa’nın ihtiyacı daha fazla ışık değil; daha doğru ışıktır.
Ulu Cami hattına yaklaşıldıkça kalabalık artar, ses yükselir. Bursa’nın merkezi, erken Osmanlı’nın şehir kurma iradesini hâlâ taşır; fakat bugünün hızına da maruz kalır. İşte burada sanat tarihçiliğin en pratik sınavıyla karşılaşırız: Mekânın anlamı ile mekânın kullanımı arasındaki denge.
Bursa’nın ihtiyacı çok net. Tek tek yapıları “restorasyon haberi” haline getirmek yerine, Tophane’den Ulu Cami’ye uzanan bu omurgayı bir bütün olarak ele alan bir koruma aklı. Tabelasıyla, terasıyla, cephesiyle, taş dokusuyla, yaya akışıyla, aydınlatmasıyla, hatta ses kirliliğiyle birlikte düşünen bir yaklaşım. Çünkü Bursa’nın meselesi yalnızca geçmişi korumak değil; geleceğe doğru, doğru bir görüntü bırakmak.
Tophane’den inerken insanın elinde bir manzara kalmaz; bir sorumluluk kalır. Bursa’nın taşına, yazısına, ışığına, sesine… Kısacası Bursa’nın diline dikkat etmek gerekir. Çünkü bu şehir, dikkat edilmediğinde yalnızca yıpranmaz; yavaş yavaş unutulur.
Uzman Sanat Tarihçisi
Gizem Yumru