İran’da Olan Bitene Soğukkanlı Bir Bakış: Bir Devlet Krizi
Yazının Giriş Tarihi: 13.01.2026 22:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 13.01.2026 22:19
İran’da yaşananlar, artık “geçici toplumsal huzursuzluk” ya da “ekonomik protesto” gibi kavramlarla açıklanamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Ortada olan şey, klasik anlamda bir güvenlik problemi değil; yapısal bir devlet ve meşruiyet krizidir.
Ekonomik göstergeler, krizin yalnızca görünen yüzüdür. Yüksek enflasyon, işsizlik, milli paranın değer kaybı ve geniş halk kesimlerinin yoksullaşması, yıllardır süregelen yanlış ekonomik yönetimin kaçınılmaz sonucudur. Ancak bu tabloyu salt ekonomik verilerle okumak, meselenin özünü ıskalamak olur. Çünkü İran’da bugün sokaklara dökülen kitleler, sadece alım gücünü değil, kamusal iradeyi kaybettiklerini düşünüyor.
Siyasal sistemin en temel sorunu, toplumla kurduğu ilişkinin kopmuş olmasıdır. Temsil mekanizmaları işlememekte, siyasal katılım neredeyse sembolik bir düzeye indirgenmektedir. Bu koşullar altında devlet, vatandaşını muhatap alan bir yapı olmaktan çıkmış; vatandaş da devleti, kendisine yabancı ve baskıcı bir aygıt olarak algılamaya başlamıştır.
Yönetimin protestolara verdiği tepki ise bu kopuşu daha da derinleştirmektedir. Sert güvenlik politikaları, yaygın tutuklamalar, ifade özgürlüğünün askıya alınması ve internet erişiminin kısıtlanması, kısa vadede kontrol hissi yaratabilir. Ancak siyaset bilimi literatürü nettir: Baskı, meşruiyet üretmez; yalnızca ertelenmiş krizler yaratır.
İran yönetiminin sıkça başvurduğu “dış güçler” söylemi de artık ikna edici olmaktan uzaktır. Toplumsal hareketleri sürekli olarak dış müdahalelere bağlamak, iç dinamikleri yok sayan kolaycı bir yaklaşımdır. Devletin kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine komplo teorilerine sığınması, krizi çözmek yerine derinleştirmektedir.
Bugün İran’da yaşananlar, rejimin ideolojik söylemi ile toplumun sosyolojik gerçekliği arasındaki uçurumun açık göstergesidir. Genç nüfus, kadınlar ve kentli orta sınıflar, mevcut sistemin kendilerine bir gelecek sunmadığı kanaatindedir. Bu algı değişmediği sürece, sokakların sakinleşmesi kalıcı bir istikrar anlamına gelmeyecektir.
Sonuç olarak İran, bir yol ayrımındadır. Ya siyasal sistemi yeniden düşünerek toplumsal taleplerle uyumlu reformlara yönelecek, ya da baskıyı derinleştirerek meşruiyet krizini kronik hale getirecektir. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki ikinci yol, devletleri güçlü kılmaz; aksine yavaş ama kaçınılmaz bir çözülmeye sürükler.
İran’da olan biten tam olarak budur:
Bir toplum sesini yükseltiyor, bir devlet ise hâlâ duymamakta ısrar ediyor.
ERKAN SEZGİN
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Erkan Sezgin
İran’da Olan Bitene Soğukkanlı Bir Bakış: Bir Devlet Krizi
İran’da yaşananlar, artık “geçici toplumsal huzursuzluk” ya da “ekonomik protesto” gibi kavramlarla açıklanamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Ortada olan şey, klasik anlamda bir güvenlik problemi değil; yapısal bir devlet ve meşruiyet krizidir.
Ekonomik göstergeler, krizin yalnızca görünen yüzüdür. Yüksek enflasyon, işsizlik, milli paranın değer kaybı ve geniş halk kesimlerinin yoksullaşması, yıllardır süregelen yanlış ekonomik yönetimin kaçınılmaz sonucudur. Ancak bu tabloyu salt ekonomik verilerle okumak, meselenin özünü ıskalamak olur. Çünkü İran’da bugün sokaklara dökülen kitleler, sadece alım gücünü değil, kamusal iradeyi kaybettiklerini düşünüyor.
Siyasal sistemin en temel sorunu, toplumla kurduğu ilişkinin kopmuş olmasıdır. Temsil mekanizmaları işlememekte, siyasal katılım neredeyse sembolik bir düzeye indirgenmektedir. Bu koşullar altında devlet, vatandaşını muhatap alan bir yapı olmaktan çıkmış; vatandaş da devleti, kendisine yabancı ve baskıcı bir aygıt olarak algılamaya başlamıştır.
Yönetimin protestolara verdiği tepki ise bu kopuşu daha da derinleştirmektedir. Sert güvenlik politikaları, yaygın tutuklamalar, ifade özgürlüğünün askıya alınması ve internet erişiminin kısıtlanması, kısa vadede kontrol hissi yaratabilir. Ancak siyaset bilimi literatürü nettir: Baskı, meşruiyet üretmez; yalnızca ertelenmiş krizler yaratır.
İran yönetiminin sıkça başvurduğu “dış güçler” söylemi de artık ikna edici olmaktan uzaktır. Toplumsal hareketleri sürekli olarak dış müdahalelere bağlamak, iç dinamikleri yok sayan kolaycı bir yaklaşımdır. Devletin kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine komplo teorilerine sığınması, krizi çözmek yerine derinleştirmektedir.
Bugün İran’da yaşananlar, rejimin ideolojik söylemi ile toplumun sosyolojik gerçekliği arasındaki uçurumun açık göstergesidir. Genç nüfus, kadınlar ve kentli orta sınıflar, mevcut sistemin kendilerine bir gelecek sunmadığı kanaatindedir. Bu algı değişmediği sürece, sokakların sakinleşmesi kalıcı bir istikrar anlamına gelmeyecektir.
Sonuç olarak İran, bir yol ayrımındadır. Ya siyasal sistemi yeniden düşünerek toplumsal taleplerle uyumlu reformlara yönelecek, ya da baskıyı derinleştirerek meşruiyet krizini kronik hale getirecektir. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki ikinci yol, devletleri güçlü kılmaz; aksine yavaş ama kaçınılmaz bir çözülmeye sürükler.
İran’da olan biten tam olarak budur:
Bir toplum sesini yükseltiyor, bir devlet ise hâlâ duymamakta ısrar ediyor.
ERKAN SEZGİN