Atsız beğ'e Atılan iftiralara Tarihçi Yazar Mete Aksoy tokat niteliğinde cevap verdi.

Geçtiğimiz günlerde Sosyal medya üzerinde yürütülen Atsız Beğ'e iftira kumpanyasına Tarihçi Araştırmacı Yazar Mete Aksoy tarafından tokat niteliğinde bir paylaşım yapıldı. Paylaşalımda belgeleri ile birlikte iftiralar tek tek çürütüldü. İşte o paylaşım;

Haber Giriş Tarihi: 20.05.2026 23:15
Haber Güncellenme Tarihi: 20.05.2026 23:15
https://www.orhangazigundemtv.com/

ATSIZ, RIZA NUR HATIRATI VE KADİR MISIROĞLU MESELESİ ÜZERİNE…

Son yıllarda Atatürkçü yazarlar Rıza Nur'un anıları, bu anıların Kadir Mısıroğlu tarafından yayınlanması ve Mısıroğlu'nun Atsız'ın kendisinden telif istediğini iddia etmesi üzerinden Atsız'ı Atatürk düşmanı, Osmanlıcı ve hatta İslamcı olarak etiketlemektedirler. Bu çok sığ, entelektüel derinliği olmayan, entelektüel dünyamızı siyah beyaza indirgeyen iddia Atsızcı, Türkçü çevrede de yıllardır rahatça konuşulamayan bir meseledir... Elimdeki belgelerle kendi bakış açımdan bu konuyu çözmeye çalışacağım.

Birinci Mesele: Atsız Hatıratı Bastırmak Mı İstedi, Bastırmak İstemedi Mi?

Benim tezim, Atsız’ın Rıza Nur’un anılarını yayınlatmak istemediğidir. Kanıtım nedir? Birinci kanıtım:

Atsız'ın iki oğlu 1960'lardan itibaren Almanya'daydı. Yağmur Atsız Bonn Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 1956'dan 1967'ye kadar okudu, aynı zamanda gazeteciydi. Buğra Atsız Avusturya Lisesi'nin ardından Almanya'da Türkoloji okudu, IV. Murat üzerine doktora yaptı. Hem Almanya’daki gazeteci Yağmur Atsız hem de Türkolog adayı Buğra Atsız için Londra’daki British Museum, Paris’teki Bibliothèque nationale ve Hollanda’daki Leiden kolay erişilebilecek yerlerdi. Hatta Almanya Bonn’dan Leiden Üniversitesi arabayla 3-4 saattir. Atsız Almanya’da yaşayan ve eğitim gören, son derece iyi eğitimli oğullarından anıların fotokopisini almalarını vs. istemedi. Bu anıları yayınlatmak isteseydi, çok kolaylıkla anıların kopyalarını getirtebilirdi. Getirtmedi. Yayınlamadı. Benim tespit edebildiğim kadarıyla, 1930-1975 arasında yazdığı 268 makale içinde Rıza Nur’un hatıratından bir kez bile söz etmedi. Birinci kanıtım budur.

Burada şöyle bir itiraz gelebilir: “Atsız anıları bulup yayınlatmadı çünkü anıların, hatıratın varlığından haberdar değildi.”

Bu da doğru değil. Bunu da çok net bir şekilde, Atsız’ın 1943’de Arif Türkdoğan’a yazdığı mektupta görüyorum. Bakın Atsız ne diyor. “Gazi’nin nutkunda Rıza Nur’dan bahseden kısım hakkında, ancak Rıza Nur’un henüz çıkmamış olan hâtıratından malûmat alabilirsiniz. Fakat bu hâtırat Avrupa’dadır ve nerede olduğunu da maalesef kimse bilmiyor. Herhâlde günün birinde bu hâtırat çıkacaktır. Beklemek lâzım.”

Demek ki Atsız, anıların varlığından ve hatta bunların Avrupa’da bulunduğundan haberdardır. Burada da şu itiraz gelecektir: “Evet, Atsız hatıratın varlığından haberdardı ama nerede olduğunu bilmiyordu, o nedenle anıları getirip yayınlatmadı.”

Bu itiraz da hakikate dayanmıyor.

Cavit Orhan Tütengil, Rıza Nur’un British Museum’daki yazmalarının varlığını önce 1 Ekim 1963’te Kitap Belleten’de duyurdu. Ardından 9 Mart 1964 ve 10 Ağustos 1964’te Cumhuriyet’te iki yazı daha yayımladı. 1965’te bu üç yazıyı, yankılar ve belgelerle birlikte Dr. Rıza Nur Üzerine: Üç Yazı, Yankılar, Belgeler adıyla kitaplaştırdı. Yani Atsız, 1963'ten itibaren British Museum'daki nüshayı biliyordu. Mısıroğlu'nun 1967 yayımına kadar dört yıl geçti. Bu dört yılda Atsız oğullarına ve öğrencilerine tek mektupla İngiltere'ye geçip anıların kopyalarını çıkarmalarını isteyebilirdi. İstemedi. Yapmadı. Bu çok önemli. İsteseydi hatıratı önce kendisi okur, yayımlanacak kısımlarına karar verir, manevi babasının mirasını kendi kontrolünde bastırır ve büyük paralar da kazanabilirdi. Yapmadı.

Burada şu saçma itiraz da gelebilir: “Atsız, Cavit Orhan Tütengil’in bu yazılarını görmemiş olabilir ve dolayısıyla anıların nerede olduğunu belki de bilmiyordu.”

Dediğim gibi saçma bir itiraz ama bu konuda o kadar saçma yorumlar yapılıyor ki buna da cevap verelim: Atsız’ın entelektüel çevresi, Rıza Nur’a yakınlığı ve dönemin Türkçü yayın dünyasını yakından takip ettiği düşünüldüğünde, bu yazılardan habersiz kalmış olması hayatın olağan akışına pek uygun görünmemektedir.

Şimdi gelelim bu konudaki ikinci kanıtıma:

Atsız anıları yayınlatmadı; fakat 1967’de Kadir Mısıroğlu’nun bu anıların mikrofilmlerini “bir yerlerden” aldığını ve hatıratın basım aşamasında olduğunu öğrendi. Peki Atsız, bazı yazarların dediği gibi, Kadir Mısıroğlu’na “Rıza Nur’un yasal varisi benim; bana da telif ver” diye haber mi gönderiyor? Tam tersi. Atsız, Kadir Mısıroğlu’na hukukî ihtarname çekiyor noterden. Kayıtlara geçsin diye yapıyor bunu. Hukukî yollardan hareket ediyor. Peki, bazı yazarların dediği gibi para mı istiyor bu ihtarnamede. Bakalım ne diyor Atsız bu ihtarnamede:

“Muhatap, Rıza Nur’un Londra’da Britiş Müzeum’da bulunan yazma hâtıratını, hiçbir yetkisi bulunmadan basıp kitap hâlinde neşretmeye teşebbüs etmiştir. Bunu hâber almış bulunmaktayım. Bu itibarla mânevî evlâdı bulunduğum Rıza Nur’a ait hâtıratı, hiçbir hukukî yetkisi bulunmadığı halde basıp neşretmekten imtinâ etmesini, aksi takdirde cezaî ve hukukî kanun yollarına başvurmaya mecbur kalacağımı ve her türlü maddî ve mânevî tazminat talebinde bulunmaya yetkili bulunduğumu muhataba ihtar ederim.”

Bakın, metnin omurgası "basma" yasağıdır. Maddî ve mânevî tazminat" ibaresi, Mısıroğlu'nun ve bazı yazarların çarpıttığı gibi bir 'telif pazarlığı' veya 'bana para ver' yakarışı değildir; düpedüz bir hukuki tehdit ve yaptırım uyarısıdır. Atsız burada yayın izni vermemekte, aksine izinsiz yayının hukukî sonuçları olacağını bildirmektedir. Metnin omurgası basma yasağıdır. Buradan bir 'ortaklık veya telif talebi' çıkarmak ayrı bir yaratıcılık örneğidir.

Toparlayayım:

Atsız, hatırattan haberdardır. 1943’teki mektubunda bunu kendisi söylüyor. Bu kesin. 1963’ten itibaren de hatıratın British Museum’da olduğunu biliyor. Bu da kesin. Oğullarına veya öğrencilerine bu hatıratı getirtip yayınlatmamıştır. Bunu yapacak 4 yıldan fazla zamanı vardı. Yapmadı! Tam tersi, yayınlatmak isteyen Kadir Mısıroğlu’nu engellemek için hukukî yollardan ihtarname gönderdi. Bu da kesin.

Atsız, Kadir Mısıroğlu’ndan telif aldı mı?

Atsız, hatıratı bastırmak istemedi, bastırmadı ve hatta hatıratı yayınlamak isteyen Kadir Mısıroğlu’na engel olmaya çalıştı. Bu nedenle Kadir Mısıroğlu’nun “Atsız benden telif aldı” iddiasını çok dikkatli değerlendirmek gerekir. Burada mesele, klasik anlamda “bana para ver, bas” şeklinde bir telif anlaşması mıdır; yoksa izinsiz yayından sonra doğan hukuki bedel veya tazminat meselesi midir? Bence asıl ayrım buradadır.

Benim bakış açımdan, yine belgelere dayanarak olay şöyle gelişti:

Atsız, Mısıroğlu’na ihtarname çekti. Sonra ne oldu? Mısıroğlu’nun neşrinde hatırat, Heidi Schmit adlı Almanya adresli bir naşir adıyla ve karmaşık bir basım künyesiyle yayımlandı. Atsız de facto durumla karşılaştı. İhtarname fiilen sonuç vermedi; çünkü yayın, doğrudan Mısıroğlu adıyla değil, Heidi Schmit adlı Almanya adresli bir naşir üzerinden çıkarılmış görünüyordu.

Muhtemelen, bu noktada Sait Bilgiç oluşan sıkıntılı durumu çözmek için aracılık yapıyor. Sait Bilgiç’i araya sokan Atsız mıdır, yoksa Mısıroğlu mudur bilemiyorum. Sait Bilgiç’in bildiğim kadarıyla anıları yok. Sait Bilgiç’in kimin girişimiyle araya girdiğini kesin olarak bilmiyoruz. Atsız yayını durdurmak veya hukukî hakkını korumak için Bilgiç’i devreye sokmuş olabilir; Mısıroğlu da krizi yumuşatmak için ortak dostu Bilgiç üzerinden hareket etmiş olabilir. Sait Bilgiç, 1944 davalarında adı geçen, daha sonra AP’den milletvekili olan Atsız’ın tanıdığı bir insandır. Aralarında bir samimiyet olduğu Atsız’ın 1969’da yazdığı 68. Vilâyete Seyahat adlı yazısındaki şaka tonu içeren şu cümlesinden anlaşılıyor: “Evet sigarayı yasak edeceğiz. Fakat o zaman Said Bilgiç, Cezmi Türk ve Osman Turan ne yapacak?” Ayrıca, 1972’de Sait Bilgiç’e imzaladığı Ruh Adam nüshasındaki “kardeşim” hitabı, dediğim gibi, aralarında az veya çok bir samimiyet olduğunu gösteriyor.

Zaten Kadir Mısıroğlu da Sait Bilgiç’ten “müşterek dostumuz” diye bahsediyor. Benim yorumum şudur: Atsız bu hatıratı yayınlatmak istemediği için, Sait Bilgiç’in aracılığı en azından yayını durdurma, geciktirme veya hukukî hakkı koruma çabasıyla bağlantılı olabilir. Mısıroğlu ise bunu kurnazca Atsız’ın para istemesi şeklinde yorumluyor ve Atsız’ı Atatürk konusunda kendi yanında göstererek esas derdinin para olduğunu ima ediyor. Üstelik Mısıroğlu bu iddiayı, Atsız'ın (1975) ve Sait Bilgiç'in (1988) vefatından yıllar sonra, 1995’te yayınlanan anılarında yazıyor. Olayın iki şahidi de öldükten sonra konuşuyor. Bu konu “Atsız Mısıroğlu’ndan telif aldı mı?” diye hukukî bir ispat meselesi hâline gelseydi, eldeki belgelerle Atsız aleyhine hüküm kurulamazdı. Çünkü telif aldığına dair sözleşme, makbuz veya yazılı bir belge yoktur; Mısıroğlu’nun yıllar sonra anlattığı hatırat beyanı ise tek başına kesin delil sayılamaz.

Atsız’ın hayatı boyunca maddî sıkıntılar çekmesine rağmen şahsî menfaat konusunda oldukça mesafeli durmuş bir insan olduğu düşünülürse, onun bu meseleyi yalnızca para hırsıyla açıklanacak bir telif pazarlığına indirgemek tarihî kişiliğiyle bağdaşmamaktadır. Benim bu süreçte ciddiye aldığım ihtimal, Atsız'ın bir lütuf veya sus payı kabul etmesi değildir. İhtarnameye rağmen kitabın sahte bir isimle (Heidi Schmit) basılması de facto bir durum yaratmış, araya giren Sait Bilgiç ise hukuki bir formül üretmiştir. Ortada Mısıroğlu'nun anlattığı gibi "para dilenen" bir Atsız yoktur. Daha makul ihtimal şudur: Atsız, izinsiz yayına karşı önce hukuki ihtar yoluna gitmiş; yayın fiilen gerçekleşince de, eğer bir ödeme alındıysa, bu ödeme gönüllü bir telif değil, gasp edilen yayın hakkının bedeli veya izinsiz yayının tazminatı niteliğinde olmuştur.

Atsız'ın bu hukuki bedeli/tazminatı tahsil ettiği ihtimalini ciddiye almamın nedeni ise, Haziran 1970’te Ötüken dergisinde Kadir Mısıroğlu’nun Moskof Mezalimi adlı kitabının tanıtılmış olmasıdır. İslamcı kesim bu yazıyı Atsız’ın yazdığını iddia etse de, yazıyı Atsız yazmamıştır. Yazıda Atsız’ın imzası, ismi yoktur; külliyata alınmamıştır ve reklam üslubu ("İbretnâme", "Mutlaka okuyun") Atsız'a yabancıdır. Bununla birlikte, Atsız yazmasa bile, bu yazının Atsız’ın dergisinde çıkması, Mısıroğlu ile Atsız çevresi arasındaki husumetin mutlak ve sürekli bir kopuşa dönüşmediğini düşündürmektedir. Fakat buradan doğrudan bir ödeme, telif anlaşması veya kesin bir uzlaşma sonucu çıkarmak mümkün değildir. En fazla, izinsiz yayın krizinin bir şekilde yumuşatılmış olabileceği söylenebilir.

1962’den İtibaren Atatürk’e Stratejik Dönüş:

Atsız bu çelişkili durumu sonraki süreçte kamuoyu önünde nasıl yönetiyor? Şimdi bu konuya değinelim.

1962 öncesinde Atsız Atatürk ile Rıza Nur'dan neredeyse eşit oranda bahsediyordu. 1962'den sonra tablo tersine döndü. 1962-1975 arasında Atatürk'ten 54 ayrı yazıda, Rıza Nur'dan sadece 1 yazıda bahsetti. O tek yazı da Orkun dergisinin Eylül 1962 sayısında yayımlanan, Atsız’ın Rıza Nur’un Türk Tarihi üzerine yazdığı “Rıza Nur’un Türkçülüğe En Büyük Hizmeti” başlıklı yazıdır. Bundan sonra ölümüne kadar geçen 13 yıl boyunca Rıza Nur ismi makalelerinde bir kere bile geçmiyor. Yani Atsız bilinçli bir tercih yaptı. Atatürk'e yöneldi, Rıza Nur'u kamuoyundan çekti.

Aynı dönemdeki Atatürk'ten bahsettiği 54 yazısının yaklaşık %90'ı ya doğrudan övgü ya da dengeli bir olumlama, onaylamadır. %10'u Atatürkçülük eleştirisidir ama dikkat: bu yazılarda Atatürk'ün şahsına saldırı YOKTUR. Eleştirisi her zaman Kemalizm pratiğine ve İnönü dönemine olmuştur. Atsız 1944'te bile “Gazi Mustafa Kemal'i tebcil ederim ama Cumhurbaşkanı Atatürk'ü beğenmiyorum” diyerek bu ayrımı koymuştu. Makalelerde bu çizgi hiç değişmedi.

Atsız'ın o tek 1962 Rıza Nur yazısı aslında bir "Rıza Nur'a Elveda" yazısı gibidir. Çünkü Atsız bu yazıda Rıza Nur'un siyasî hatıratlarını ya da Misak-ı Millî müzakerelerindeki siyasî rolünü değil, 12 ciltlik Türk Tarihi kitabını öne çıkarıyor. "Rıza Nur'un Türkçülüğe en büyük hizmeti, büyük Tarihi'ni yazmış olmasıdır" diyor. Yani siyasî yanını değil, tarihçi yanını övüyor.

Atsız bu yazıyı Eylül 1962'de yayımlıyor. Cavit Orhan Tütengil ise British Museum'daki hatıratın varlığını ilk kez 1 Ekim 1963'te Kitap Belleten'de duyuracak. Yani Atsız stratejik konumunu kamuoyunda hatırat tartışmasının başlamasından bir yıl önce almıştır. Daha bu kavga ortaya çıkmadan önce kendi tutumunu Türk Tarihi üzerinden net bir şekilde ortaya koymuştur: Rıza Nur'un büyük millî hizmeti tarihidir, başka bir şeyi değil. Bu, en azından Atsız’ın Rıza Nur’u kamuoyunda hangi yönüyle sahiplenmek istediğini gösteren dikkat çekici bir tercihtir.

Aynı çerçeve ölümüne kadar değişmedi. Atsız, ölümünden iki hafta önce yazdığı 27 Kasım 1975 tarihli mektubunda yine Türk Tarihi kitabından bahsediyor. Ama dikkat: O mektupta artık övgü daha temkinli. “Millî telkin bakımından çok faydalı bir eserdir ama artık ilmî değerini tamamen kaybetmiştir” diyor. Bu da gösteriyor ki Atsız, 1962-1975 arasında Rıza Nur’u sürekli sahiplenmedi; onunla dengeli bir mesafe kurdu.

Atsız bu noktada susmayı tercih eder. Dört ciltlik Makaleler külliyatında, toplam 268 makalede, hatıratın adı bir kez bile geçmez. Bu sessizlik bilinçli bir tercihtir, çünkü Atsız bu meselede yazıyla hangi tutumu alırsa alsın bedeli ağırdır. Eğer hatıratı kamuoyunda savunsa Atatürk'e ağır hakaret içeren bir eseri desteklemiş olur, 1962'den itibaren kurduğu Atatürk takdiri çizgisi çöker. Eğer hatıratı kamuoyunda reddetse manevi babasını inkâr etmiş olur, 35 yıllık sadakat ve hukukî varislik tutarsız hâle gelir. Bu şartlarda susmak, Atsız açısından en az riskli yol olarak görünmektedir; Atsız da kamuoyu önünde bu yolu seçmiş görünür.

Demek ki Atsız'ın 1962 sonrası stratejisi üç katmanlıdır. Kamuoyu yazılarında Atatürk'ün Türkçü yönüne odaklanır. Rıza Nur'a olan duygusal bağını daha çok özel mektuplara bırakır. Hatırat meselesine ise kamuoyunda neredeyse hiç girmez. Bu tavır ona, Atatürk’e yönelik takdir çizgisinden uzaklaşmadan Rıza Nur’la olan eski bağını tamamen inkâr etmeme imkânı verdi. Atsız kitabın basılmasını ihtarname ile engellemeye çalışıp başaramamıştı; ancak eser piyasaya çıktıktan sonra, kendisi zaten 1962’den beri Atatürk’ü sahiplendiği için, bu metnin İslamcılar tarafından İnönü'ye karşı bir silaha dönüştürülmesini uzaktan, müdahil olmadan izlemeyi tercih etti. Bu bir 'göz yumma' veya 'izin verme' değil; engel olamadığı bir yayın krizinden stratejik olarak sıyrılma ve hasmı olan İnönü cephesinin yıpranmasını sessizce seyretme hamlesiydi.

Sonuç:

Atsız’ın klasik anlamda “bana para ver, bas” şeklinde bir telif pazarlığı yaptığına dair elimizde belge yoktur. Eldeki ihtarname tam tersini göstermektedir: Atsız, Mısıroğlu’ndan para istememiş; yayını durdurmasını istemiş ve aksi hâlde hukukî yollara başvuracağını bildirmiştir. Bu yüzden Mısıroğlu’nun “Atsız benden telif aldı” iddiası, doğrudan kabul edilmemeli; telif, tazminat ve izinsiz yayının hukuki bedeli birbirinden ayrılmalıdır. Mısıroğlu, Heidi Schmit adıyla kitabı fiilen bastıktan sonra, Sait Bilgiç aracılığıyla bir uzlaşma veya tazminat bedeli ödenmiş olabilir. Bu ihtimal olayların akışı bakımından makuldür; fakat belgeyle kesinleşmiş değildir. Kesin olan şudur: Atsız’ın ihtarnamesi bir telif pazarlığı değil, izinsiz yayına karşı hukuki bir engelleme girişimidir.

Bu nedenle mesele, ‘Atsız para için Mısıroğlu’na izin verdi’ şeklinde basitleştirilerek anlatılamaz. Daha doğru okuma şudur: Atsız önce yayını durdurmaya çalıştı; yayın sahte bir naşir adıyla fiilen gerçekleşince, varsa alınan para da gönüllü bir telif değil, izinsiz yayının hukuki bedeli veya tazminatı olarak değerlendirilmelidir.

Bazı Atatürkçü yazarların yaptığı gibi Atsız'ı Osmanlıcı, İslamcı veya Atatürk düşmanı bir figür olarak göstermek tarihsel olarak yanlıştır. Tarihi ve tarihî karakterleri karikatürize etmektir. Burada fikir yoktur, karikatür vardır. Atsız hayatı boyunca Osmanlıcılığa da, İslamcılığa da, dinî gericiliğe de açık biçimde karşı çıkmış bir Türkçüdür. 1944'te zaten "Gazi Mustafa Kemal'i tebcil ederim" demiştir. 1962 sonrası 54 makalede Atatürk'ün Türkçü ve anti-komünist yönüne yoğun bir takdir yöneltmiştir. Bu üç katmanlı dengeyi sessizlik içinde yürüten bir Türkçüdür Atsız. Onu kolay, yüzeysel, sığ etiketlere sıkıştırmak, Atatürk düşmanı, Osmanlıcı ve hatta İslamcı yapmak, absürttür.

MERAKLILARA NOT: Kendimi herhangi bir ideoloji ile nitelemiyorum. Buna Türkçülük ve Atatürkçülük de dahil. Atatürk benim için Türk tarihinin en büyük bir kaç şahsiyetinden biridir. Tartışmasız. Bu konunun benim açımdan önemi, Atsız'ın üzerinden Türk birliği karşıtlığı ve dolayısıyla Anadoluculuk yapılmasıdır. Türk milleti Anadoluya sığdırılamaz.